Gigi Türkiye’de: Bir Filmin İçinde Her Çocuğa Yer Açmak
Bir sinema salonunda yan yana oturan iki çocuk düşünün. Biri perdedeki espriye gülüyor. Diğeri, arkadaşının neden güldüğünü anlamak için yüzüne bakıyor. Film devam ediyor, bir sonraki sahne geliyor. Ama o küçük an, çocuklardan biri için çoktan kaçmış oluyor.
“Gigi Türkiye’de: Eller Konuşur”u yazarken aklımda bu mesafe vardı. Yan yana otururken bile bir hikâyenin ne kadar uzağında kalabileceğimiz… Ve sinemanın, o mesafeyi kapatmak için yapabilecekleri.
Ben bu filmde çocukların aynı maceraya birlikte katılmasını istedim. Gigi’nin yolculuğu da benim filmi yapma yolculuğum da bu istekle başladı.

Kendi dilinde konuşan bir kahraman
Gigi, Türk İşaret Dili ile konuşan sağır bir çocuk. Meraklı, zaman zaman çekingen, bazen de düşünmeden harekete geçecek kadar heyecanlı. Kedisi Mia’yla oynuyor, yeni arkadaşlar ediniyor, hata yapıyor. Kimi zaman büyüklerin fark etmediğini görüyor; kimi zaman kendini anlatamadığını düşünüp içine kapanıyor.
Onu yazarken çocukluğunu bütün bu duygularıyla korumak istedim. Seyircinin Gigi’yle arkadaş olmasını, onun neye güldüğünü, neden korktuğunu, neyi merak ettiğini tanımasını önemsedim.
Annesinin “Anadolu’nun Sessiz Dilleri” sergisi için çıktıkları aile yolculuğunda Gigi’nin aklında bir soru var: “Ya beni anlamazlarsa?”
Bu soru, gittikleri her yerde başka bir karşılık buluyor. Bazen bir oyun, bazen bir çizim, bazen de karşısındaki insanın durup onu anlamaya çalışması, yeni bir arkadaşlığın başlangıcı oluyor.
Yol boyunca birbirini öğrenmek
Kapadokya’nın vadileri, Göbeklitepe’nin taşları, Mardin’in sokakları, Hakkâri’nin dağları ve Rize’nin çay bahçeleri… Bu coğrafyanın içinde anlatılmayı bekleyen çok şey var. İnsanların ellerinde, yaptıkları işlerde, oyunlarında ve birbirlerine yardım etme biçimlerinde de öyle.
Gigi’nin ailesi bu yol boyunca birbirini yeniden tanıyor. Bir anne için çocuğunu koruma isteğiyle ona kendi başına konuşabileceği alanı bırakmak her zaman kolay olmuyor. Bir baba, bütün ayrıntıları düşünülmüş bir planın dışında da güzel şeyler yaşanabileceğini öğreniyor.
Gigi ise her karşılaşmada kendine ve karşısındaki insana bir şans daha veriyor. Filmin duygusu, birlikte geçirilen bu küçük anlarda büyüyor.

Hiçbir çocuk dışarıda kalmıyor
Bu cümle, filmi üretirken aldığım kararların merkezindeydi.
Türk İşaret Dili, seslendirme ve sesli betimlemeyi aynı hikâyede buluştururken sağır, işiten ve görme engelli çocukların filme birlikte katılabilmesini amaçladım. Bir karakterin yüzündeki endişenin, bir hareketin içindeki mizahın, bir kavuşmanın taşıdığı duygunun farklı yollarla çocuklara ulaşmasını istedim.
Çünkü bir filmi paylaşmak, sonrasında onun hakkında konuşabilmek de demek. Sevdiğin sahneyi arkadaşına anlatmak, aynı kahramanı tutmak, eve dönerken onun bir hareketini taklit etmek… Çocukların birlikte biriktirdiği bu hatıralarda herkesin yeri olmalı.
Yapay zekâyla üretmek, her sahnenin sorumluluğunu almak
“Gigi Türkiye’de: Eller Konuşur”un senaryosunu yazdım, yönetmenliğini yaptım ve tüm teknik üretim sürecini tek başıma üstlendim. Filmin görüntü, animasyon, seslendirme ve müziklerini yapay zekâ araçlarıyla ürettim; kurgu ve son işlemlerle bir araya getirdim.
Bu süreç, her sahne için tekrar tekrar karar vermeyi gerektirdi. Karakterin bakışı, hareketin süresi, bir sessizliğin nerede başlayacağı, müziğin hangi anda geri çekileceği… Üretilen bir görüntünün güzel olması tek başına yeterli değildi. Önceki sahneyle bağ kurması, karakterin duygusunu taşıması ve hikâyenin içinde bir anlamı olması gerekiyordu.
Yapay zekâ, hayal ettiğim dünyayı kurabilmem için geniş bir üretim alanı açtı. O dünyanın tutarlılığını ve anlatmak istediğim duyguyu korumak ise her aşamada benim sorumluluğumdaydı.
Gigi’yi şimdi çocuklarla buluştururken en çok onların yüzüne bakıyorum. Nerede güldüklerine, hangi anda merakla öne eğildiklerine, hangi karakteri kendilerine yakın bulduklarına…
Bu filmi yaparken kurduğum hayalin karşılığı orada: Perdenin karşısında yan yana oturan çocukların, hikâyenin içinde de yan yana kalabilmesinde.

Yorumlar